TÜYAP KİTAP FUARI
02.11.2013 Cumartesi
12:00-15:00
SALON 3- 605 B
P KİTAP
31 Ekim 2013 Perşembe
23 Eylül 2013 Pazartesi
Hep böyle kalma(z)mış!
Sırtını dönersinya sevdaya
Tanımadan bildim sanırsın
Yalan yanlış bir varsayımla
Sırla kaplıdır aynalar
Sanma ki görünenle bir
Gözde perde, dilde zehir
Hep böyle kalma(z)mış
Bir farkı yokmuş
Demek yalanmış
Cesur aşk türküleri…
Nalan Güven/2013
17 Eylül 2013 Salı
GİTMEK GEREK BAZEN
Gitmek gerek bazen…
Beslenme çantası büyüklüğündeki
hayatın içine sıkıştırılmış mektupları sahibine yollamadan gitmek… Yüreğinden daha
küçük kalan çemberini son bir defa çevirmeden, tavan arasındaki kuytuya
gizleyerek gitmek… Katilinin gözlerine sırf öldürmekten vazgeçmesin diye minnetle
bakmadan gitmek… Bir kadir gecesi yapılan yakarışları soran o gözlere bakmaktan korkup, eksik söyleyerek
gitmek…
Ve affetmeden… Ve helalleşmeden
gitmek…
Gitmek gerek bazen…
5 Şubat 2013 Salı
Belki yarın...
Ne zordur beklemek, beklendiğini
bilmeyeni…
Kelimeler yalancı dost, zaman en
azılı düşman kesilir… Dilsiz kalır sözler…
Anlatılanlar yarım… Gece olup şehir çekilince uykusuna, pencerenin
pervazından üfler ayaz bir yalnızlık… Aslında dokunabileceğin kadar yakındır
umutlar ama erşilemez bir yalana dönüşür yarınlara ertelenen düşler… Olmayınca
olmaz işte… Kanadı kırılan gönlü hiçbir şarkı avutmaz… Yine de beklenir bin bir
öyküye inanarak… Eski bir bakıştan geriye kalanları toplayıp bir kitabın
arasına, uykuya niyet yastık yapılır başa… Ne gam sevdayı anlamaz yakın
bildiğin… Hadi gülümse acıya inat… Varsın bilmesin beklediğini aşk… Gece uzun…
Belki yarın arayacak… Belki kollarına saracak…
Belki yarın….
Biriktirdim sandığım bir anmış
meğer
Kapının ardı ayrılık
Hani “Kısmet” demiştik ya
Görüşmeler bilinmez hangi bahara
Düşlerime attım suçu
Anladım dualar da boşa
Öz bitti
Söz bitti
Can etten kemikten bir viran
şimdi
ANA KÜLTÜR SANAT DERGİSİ / OCAK-ŞUBAT 2013
“Seni yazarken hep dağınık oluyor masam… Bir yanda resmin, öbür yanda
üst üste dizilmiş hatıralar… İçlerinden birini çeksem diğeri bakıyor gözlerimin
içine, “Ne zaman sıra bana gelecek, beni de yaz” der gibi…
Seni düşünürken hep bir tebessüm yüzümde… Tutulup kovaya atılan bir
balığın, suya geri bırakılması gibi beklenmedik bir mutluluk yayılıyor içime…
Günleri kelimelere sığdırma telaşıyla hızlı hızlı basıyorum klavyenin
tuşlarına… Yazmazsam unutuverecekmişim gibi geliyor, alnındaki hüzün
kırışıklıklarını, gülerken incelen dudaklarını, zamanın dokunduğu ince kemikli
parmaklarını…”
Devamını merak ediyorsun di mi? Yazmayacağım… Gir gözlerime kendin gör
kendini… Aç kalbimi bul sakladığım yerde seni…
Korkuyorsun bakmaya… Korkuyorsun dokunmaya…
Ateşi karşıdan seyretmek yanmaktan daha güzeldir sanıyorsun…
Yanılıyorsun…
Aşk uçup gidiyor avuçlarından…
Sen sadece uzaktan bakıyorsun…
Yaşayacağın acıları tayin etmeye çalışıyorsun… Bense seni unutmak adına
azalan acılarıma bile tahammül edemiyorum. Zaman ilaç olur da açtığın yaralar
iyileşir, söylediğin sözlerin etkisinin yerini özlem sarar korkusu ile
yazdıklarını açıp açıp okuyorum. Unutmaya çalıştığım sen, unutmaktan korktuğumsa
bana yaşatmaya çalıştığın acılar.
Eğer o acıları gün gelir de hissetmeyecek olursam sana yeniden
bağlanmaktan çekiniyorum. Üstelik bunları söyleyecek kadar da cesurum. Seni
ürküten de benim cesaretim. Kendinde bulamadığın cesareti acılarla örtüyorsun,
korkak olanın sen olduğunu bildiğim için en ağır sözlerini kurşun yapıp,
elindeki silahı tereddüt etmeden ateşliyorsun… Benimse silahım sabrım.
Diğer kaçanlar gibi, arkamı dönüp gideceğimden korkuyorsun belki… Veya
aldığım kurşunlara inat dimdik ayakta kaldığımı görmek daha çok kamçılıyor kadınlara
olan nefretini.
Saklanıp geçmişin hüznüne, üst üste çözemeyeceğini sandığın düğümler
atıp, tek yara alan senmişsin gibi hayata küsüp, inkâr ettiğin yaşanmışlara
sövüyorsun. Yol alırken ardında iz bırakmak adına geri dönüp geçtiğin yerleri
kazıyorsun ama derinlere inmeye cesaret edemeden, kazıdıklarını sahiplenmeden…
Çünkü sahiplenmek yürek ister, kararlılık ister, bedel ödemeye rıza
ister... İster arzu olsun, ister nefret, isterse gömdüğün geçmişin…
Sahiplenerek yaşamak lazım, önce kendini, sonra da -benim- dediklerini...
Görmekten vazgeçmek istemediklerini…
Kaçtığın geçmişin değil geleceğin. Attığın kurşunlara seçilen hedef
olsam da, ben acıdan korkmam biliyorsun. Aslında ben biraz senim, istediğin
kadar vur hiçbir yere gitmiyorum…
Sensizliğin hüznünü gecelere dağıtıyorum. İçimi sızlatıyor yokluğun.
İlk kez bir gidiş pişmanlık veriyor ve ilk kez korkuyorum yalnızlığımdan. Ben
seni unutmak istedikçe suskun bakışların, gözlerinin çağırışları gelip
yapışıyor duvarlara, perdelere, bardağımdaki suyun durgun saydamlığına.
Çırpınıyor sessizliğim, ürperiyorum gecenin soğuk kimsesizliği ile…
Ne olur gel… Sensiz yapamıyorum…(*)
AĞLAMAK (**)
Yastığıma sormak lâzım, ne söyler karanlıklar
Kim kazanmış harcanmış zamanın tamirini
Beklemek… Gelmeyecek zamanı
Suskunluklar dev olmuş zindanımda
Nafile yazılan mektuplar
Tek göz oda mutluluklar hayal
İçimde dinmeyen bir fırtına
Vebali kara gözlü bir sevdanın boynuna
İşte şimdi ağlamak lazım doyasıya
Kahpe dünyanın yalan mutluluğuna
Yarın gelmeden gitmiş dünü beraberinde götürerek
Yorgun eller tıpkı kaçırılmış hayat gibi
Küsmüş umut yazın kavruk sıcağına
Ve…
İşte şimdi ağlamak lazım doyasıya
(*) NALAN GÜVEN’in “AŞK ÖLÜMDÜR”
isimli romanından alınmıştır.
(**) NALAN GÜVEN’in “SEVDANIN ADI
BULUT” isimli şiir kitabından alınmıştır.
1 Şubat 2013 Cuma
Siz hiç öldünüz mü?
Yağmalanmış anıların ortasında
bırakılırken yapayalnız, ne geriye dönecek mecal vardır dizlerde, ne de yeni
bir ufka kapılıp, vurup kapıyı gidecek gurur çürümüş yüreklerde. Açılmayan
kapıların önünde çömelen bir dilencinin inadı gibi zamanın hoyrat geçişine
aldırmadan kapanacağını bilse de göz, vazgeçer mi hiç umuttan?
Peki ya kalp? Acıya metanet
kazanıp yamalarını üst üste devşire devşire kaç kez daha kalkar düştüğü
kaldırımlardan?
Siz hiç öldünüz mü? Öldürdünüz mü
seven bir yüreği? Taş bağlayıp ayaklarına ittiniz mi bir uçurumun kenarından?
Gözlerine bakarak söylediniz mi yalnızlığının ölümden daha zor olduğunu?
Geceler dosttur bir yalnıza. Onun
gibi sessizdir, ıssızdır ve soğuk… Parmak uçlarını ısıtamaz yüreğin alevi…
Şarkılar dindiremez kimsesizliğin çığlığını… Damarlarda gezinirken şarabın
kandıran neşesi, sabahı karşılayacak hüzünden henüz habersizdir yalancı
kahkahalar… Gece uzun değildir tek başına içenlere… Resimlere kaldırılan
kadehler avutmaz özlem çığlıklarını… Yine ağlarsın içine doğru… Yine akar
yaşlar göz bebeklerinden kalbine… Sanki o varmış gibi karşında…
Bilirsin, gün ışıyınca hayali de
terk edecek düşler gibi… Öyleyse şimdi sarılmak vakti karanlıklara… Ölümüne
vazgeçmek… Öldürmek cana can vereni…
28 Ocak 2013 Pazartesi
Gel etme, eyleme can...
Bazen bir kelime bozar koca bir romanı
Bazen bir susuş yıkar yürekteki tapınağı
Gel etme, eyleme can
Nasıl bir oyundur bu
Can yakan… Acı katan
Bilirsin sana koşar adımlarım
Ne düne döner, ne yarından medet bekler
Gözdedir mührü imzanın
Ya sözler…
Bir kıvılcım yakar koca samanlığı
İçimde sığmayan bir can
Ağır mı ağır yükü sevdanın
Gel etme, eyleme can
Nasıl bir oyundur bu
Can yakan… Acı katan
Nalan Güven / Ocak 2013
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)

.jpg)


