Başımın üzerinde bangır
bangır bağıran yüksek volümlü şu müziği susturmanın bir yolu olmalı. Düşüncelerimle
baş başa kalmak için burayı seçmem gibi buzlu kahvenin hararetimi bastıracağını
sanmam ne büyük yanılgı. Her yudumda boğazımı serinleten sahte hissin ardından
alevler yükselirken iç yangınını söndürecek bir çarenin henüz keşfedilmemiş
olduğunu anlıyorum. Bardağımdaki büyükçe buzdan birini çıkartıp şakaklarımda,
ensemde, boynumda gezdiriyorum. Parmaklarımın arasından eriyip akarken kahvenin
kalıntıları değdiği yerlerde lekeler oluşturuyor. Üzerinde kahverengi damlalar
belirmeye başlayan beyaz gömleğim ruhum kadar kirli değil henüz. Bir yolu
olmalı bu pislikten çıkışın. Kine, nefrete bulanmış ruhu ancak ilahi bir aşk
temizleyebilir. Yeryüzünde kaç kula nasip olmuştur böylesi bir aşk? Âdem
gerçekten Havva’ya aşık olmuş mudur ya da Havva Âdem’e? Aşk adına yazılmış tüm
kitaplarda arayış vardır. Bulan olmamıştır aradığını. Asıl olan yola çıkmak,
kızgın asfalt üzerinde şikâyetsiz, yönsüz, sonsuz yürümektir belki de… Kim
bilir?
2 Şubat 2014 Pazar
YALNIZLIK ÖRTMÜŞSE ÜZERİNİZİ...
“Hani yalnızlığı
severim” diyen palavralar vardır ya… Hepsinin düpedüz yalan olduğu öğrenirsiniz
kimsesiz günlerin birinde… Yalnızlığa terk edilmek sadece kedilere hüzün vermez…
Belki Sezen’in şarkılarını dinler ağlarsınız, belki bir kedi alırsınız; yalnızlık
o gelince kapı dışarı gidecek sanarak... Oysa aldanışın başka bir türüdür bu…
Çünkü öyle bir başköşeye yerleşmiştir ki yalnızlığınız, hiçbir yere kıpırdamaz…
Soğuk bir kış gecesinde kuzinesi olan bir dost hayal edersiniz… Üzerinde
kestane kızartıp çağırdığını düşleyerek… Sıcacık olur içiniz… Lakin uzaktır
yollar, çok uzak... Varılmayacak kadar uzak… Geç kalmıştır zaman ya da derman
bitmiştir dizlerde… Üşümüş ayaklarınızı ovarsınız… Isınmaz… Olmadı kıvırırsınız
dizlerinizin altına… Yine ısınmaz… Düşerlerdeki kadar ısınmaz ne yüreğiniz, ne
bedeniniz; eğer yalnızlık örtmüşse üzerinizi…
20 Ocak 2014 Pazartesi
Küçüktüm büyüdüm…
Bundan sonra yazacağım her cümle
yalnız senin için… Gerçeğimi sakladım satır aralarına… Sırrım sende, özüm saklı
içinde…
Ne çok yalnızlıklar yaşadık
birlikte, ne ayrılıklar, ne terk edilişler… Birkaç doğru ve bir dolu yanlışlar…
Affettim seni… Affettim seni her
üzeni…
Sana hiç, ‘Seni seviyorum…’
demedim… Herkes gibi kendimi sevdiğimi bilmeyenlerdendim… Biliyorum geç
kalmadım… Ve biliyorum, ilk mektup için de çok geç kalmış değilim… Yazmak için
öyle çok anı topladım ki… Ama artık yazmak istediklerim onlar değil… Onlar
bugüne getirenler oldu… Ve geçmişteki yerlerini aldılar…
Bundan sonra mor perdenin
arkasındakileri anlatacağım sana… Aslında görmek istediğin ama görmekten
korktuklarını… Susup söyleyemediklerin gibi bakıp göremediklerini sereceğim
önüne…
Gönlümün kapılarını sana açtım
sonuna dek…
Geceyi bekledim aydınlığı görmek
için…
Sonsuzda aldığım yol bir karış
bile etmez…
Ama içim rahat, yolumu aydınlatan öyle bir yıldız var ki…
Senden başka kimse bilmez…
NALAN GÜVEN / AYTEN
3 Ocak 2014 Cuma
Bitti
mi yani şimdi?
Gittin
mi sen bilmediğim bir uzağa?
Hayatının
hep bir yerlerinde olacaktım hani?
Ne korkunç bir rüyaydı… Duyduğum çığlık bana mı aitti?
Ter içinde uyandım. Bulut’un, “Özlemiyorum!” diyen sesi duvarlara çarpıyordu.
Annemin sözü geldi aklıma, beni rahatlatmak istercesine, “Rüyaların tersi
çıkar…” diyordu.
Ya gerçekten beni unuttuysa ve artık özlemiyorsa...
Tüm yaşadıklarımız onun kurgusunu yaptığı bir senaryodan ibaret olup, sonu da
onun yazdığı gibi noktalandıysa… Böyle mi yaşanıyordu ayrılıklar?
Ve sen bilmiyorsun kızıl bir alev kaplıyor içimi…
Olması gerektiği gibi oluyor sana göre… Bitmesi
gerektiği gibi bitiyor bir çırpıda…
‘Özlemiyorum!’ diyebildiğin gibi, anlamsız birer anıya
dönüşmüş yıllarımız… Üzerinden geçen binlerce yabancı adımla silinmiş birlikte
yürüdüğümüz yollar… Sigaranı paylaşmıyor, başımı omzuna dayayamıyorum ne
zamandır… Artık ölçülebilir bir uzaklığa dönüşmüş fısıltıyla konuşabilecek
kadar yakın mesafeler… Gri bulutlar çökmüş koca şehrin kubbesine, ha yağdı ha
yağacak yalnızlığımın yağmurları ve sürüklenecek takvimin koparılmış sayfaları
arasına sıkışmış ümit kırıntılarım…
Bu muydu olması gereken? Oyunun sonunu sen miydin yazan?
Artık okunmaz oldu geleceği olmayan replikler…
Yüzümüze gözümüze bulaştı hayal maskesinin sahte boyası… Ve bu kadar yalan
mıydı yazılanlar… Siyah gözler… Şiirler…
Bilmez misin kızdırınca demiri kor haline gelir,
yanmaz alev alev ama kıpkırmızıdır. Ya sıçradıysa bir kor zerresi yüreğine…
Küçük bir oyun uğruna sönmeyecek bir ateşi yakarken, hiç ihtimal verdin mi
elinin de yanacağına? Ya da seneler sonra pişmanlık ateşinin yüreğini
dağlayacağına…
Ama ne önemi var… Olması gerektiği gibi oluyor her şey
sana göre…
AŞK ÖLÜMDÜR / Syf 239
ADAM GİBİ ADAM LAZIM !
Korkaklarla yok bizim işimiz
Kocaman cesur yürekler lazım
Göğüslerinde iman, damarlarında aşk
Karalamayan, yaralamayan dost lazım
Palavradan söyleve tok karnımız
Sözünün eri adam gibi adam lazım
Yalandan ağarmamışsa saçı
Mertse bastığı vatan toprağı kadar adımı
Suale gerek yok, yeri daim hazır
Ana gibi, can gibi, bayrak gibi
Varsa böyle yâr, baş üstünde taşımak lazım
NALAN GÜVEN
DELİLİK SINIRLARINDA AKIL ARARKEN...
Ayrıcalık mıdır akıl
sağlığı yerinde bir insan olmak?
Sokaklar akıllıyım diye geçinen ruh hastaları ile doluyken, aklın
oyunlarına ayak uydurmak pahasına bataklığın balçığında debelenmek veya dere
kenarındaki yosun tutmuş bir kaya parçasının üzerine tünemiş gibi bu dünyayı
uzaktan izlemek… İçinde olmak istemediğimiz bir düzenin çarkını çevirmeye
zorlanmak…
Belki de delilik sınırlarında dolaşırken, yerimizi devredeceğimiz
evlatlarımıza verdiğimiz öğütlerin ardına saklanacak kadar akıllıyız her
birimiz. Ya da inanmadığımız, inanmış gibi yaptığımız veyahut inanmak zorunda
bırakıldığımız toplum baskılarının gönüllü elçileriyiz. Düşünmeye zaman
ayırmadan, düşünmekten korkarak gündelik yaşamı harcayan, keşkeleri çoğaldıkça
mutsuzlaşan bireyleriz. Akıl hastanelerini dolduranları, “deli” kelimesinin
içine hapsettiğimiz küçümseme, alay, dışlama, acıma ve daha birçok benzeri
sözcükle üstü kapalı yargılarken, aslında çok bizden olan ama bizde olmadığını
varsaydığımız kişilik bozukluklarını yok sayarız.
Oysa ki; ölümün varlığından nefes
almak kadar emin olup, her nefes alışla ölüme bir adım yaklaşıldığını
umursamayacak veya yokmuş gibi var sayacak kadar hayatın gerçeğidir bu. Belki
de ölümle yüzleşmek kadar korkutucu bir gerçek olduğu için bir kaçıştır. Her
gün yapay bir köprünün üzerinde yarınımıza geçiş yaparken o köprünün bir gün
kırılacağını düşünmeden aklımıza güvenir, bize uymayan fikir ve davranışları
yargılarız. Yarının bizler için ne sürprizler hazırladığını bilmeden…
Delilik sınırlarında akıl ararken; gün gelip
yeşil parmaklıklı bir binanın ardından dünyaya bakacağımızı tasavvur dahi
etmeden, gözü açık gerçek dışı bir rüyanın esareti içinde yaşar gideriz…
27 Aralık 2013 Cuma
Hikâyesi olmayan insanları kıskanıyorum.
Burada olsaydın anlatabilir
miydim anne?
Gülümseyen bir çerçeve ardına saklanan
hikâyeler, en derin yalnızlıkları hapseder zamanın öldürücü yaralarında… Bir ülkenin
en güzel bahçeleri, gözyaşının ırmakları ile yeşeren çiçekleri ile bezenmiştir…
Ve en güzel şarkıların besteleri sahiplerine gizlice söylenen intizar
cümleleridir…
Yalan dünyanın yalancı insanlarını
yalanlarına inanarak sevmek çok acı verir insana… Fakat sanıldığı gibi her acı
büyütmez adamı. Bazı acılar vardır ki görünmeze dönüştürür, silikleştirir, küçültür,
ezer… İşte öyle hikâyeler anlatılmaz anne.
Birkaç cümle yazılır; basit,
anlamsız, çirkin. Evet, evet çirkin. Olsa olsa bunun adı “çirkin” olmalı. Bu çirkin
hikâye; belki de şöyle başlar:
Adımları koşarak varmıştı gizli köşelerine; şiirleri oldu, sözleri,
koca koca cümleleri, severek yaşadığı hüzünleri, sevildiğini sandığı
aldanışları…
Yağmuruna kucak açtığı bilinmez topraklarda ayaklarına kapanmıştı oysa…
Adını sayıklamıştı gecelerin yırtıcı sessizliğinde…
Meğer öksüzlüğün nağmeleriymiş birlikte söyledikleri şarkılar. Güneşi
beklerken kahverengine dönen mavilikler. Yalnızlığın sessiymiş kuytuya çekilen
çocuk.
Ben kahverengini hiç sevmemişim
anne. Siyaha alışmış gözlerim.
Bugünlerde toprak rengi gök
kubbe.
Can-içi can yakıyor anne…
Ve ben;
Hikâyesi olmayan insanları
kıskanıyorum.
27 Ara. 13
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



