9 Mayıs 2014 Cuma

Ben imkânsızı mı istiyorum evlat?



Yüreğimin içine koy ellerini, üşüdüm karda yatmış gibi…
Seni kucağıma ilk verdiklerinde başını sol göğsümün üzerine yaslamıştım… Ve ben sandım ki sen hep başını benim göğsüme yaslayacaksın...
Şimdi ben çocuk oldum bak, sen de koca bir adam. Boyun boyumu geçti nicedir. Belli midir hangimiz ana hangimiz oğul? Son günlerde daha bir yaşlandım galiba. Bir garip istekler hâsıl oluyor yüreğimde. Mesela; başımı omzuna yaslamak, dizlerinde uyumak istiyorum. Hatta unut annen olduğumu, ben senin yavrun olmak istiyorum. Beni koruyup kollamanı, hastalanınca bir tas çorba içirmeni istiyorum. Ama en çok da eskisi gibi bana sımsıkı sarılmanı, beni çok sevdiğini söylemeni istiyorum.
Vakit gitgide azalıyor. Dilinde söylenmemiş sözlerin ağırlığı, söylenmiş acı cümlelerin kırgınlığı kalmasın oğul… İşte bu yüzden belki imkânsızı istiyorum.
Senden ayrılacağım o ilk gün, hani beni toprağa koyup gideceğin gün, giderken son kez dönüp beni bıraktığın o yere bakmanı istiyorum.
Ben seni çok sevdim evlat… Sen de beni yarısı kadar sev istiyorum…

Nalan Güven 

4 Nisan 2014 Cuma

TÜNEL RÜZGÂRI



Ne zaman yazmaya başladım sana? Seni tanımadan evvel mi?
Yoksa beni düşündüğün bir gecenin sabahında yazdığın o mektubu okuduğumda mı? Gönlüme ateşin düştükten sonra mı alev sardı parmaklarının değdiği tenimi?
Kaçmaktan söz ederken koştum yanına bir tünel kuytusunda…
Tahta yuvarlak bir masa, ufak bir kuruyemiş kâsesi, yarısı içilmiş bira bardağı ve sen kucak açtınız kaçak zamana…
İlk kez değdi yüreğine başım… Tek bir kalbe dönüştük sarıldığım kollarında… Tatlı bir bahar soğumuş ellerimi ısıttı…
Söz neydi? Benden önce kim geldi? Başka kimler gelecekti? Sildim tüm soruları… Cevaplar sana çıktı…
Tünel rüzgârı üşütürken dönüş yolunda kulağımda fısıltısı kaldı sözlerinin… Saçlarımda nefesinin ılıklığı… Ve ben her adımda sana yaklaştım…
Nereye varacağımı bilmeden aktı Nisan yağmurları gözlerimden…
Dudağımda bir şarkı… Gölgemde sen…

Ve peşimde Tünel Rüzgârı…

31 Mart 2014 Pazartesi

https://www.facebook.com/yazarnalanguven?ref=hl






SEVGİLİ OKURLARIM,

GÜNLÜK DUYURULARIMI, YAZILARIMI VE ŞİİRLERİMİ FACEBOOK SAYFAMDAN TAKİP EDEBİLİRSİNİZ.
YAZI GÖRÜLMEYEN BİR BAĞDIR ARAMIZDA...

SAYGILARIMLA...

https://www.facebook.com/yazarnalanguven?ref=hl






3 Mart 2014 Pazartesi

BU HAYAT NEDEN SENSİZ.......

Omzunda hüngür hüngür ağlayabilseydim keşke… Anlatabilseydim sensiz geçen onca günü, geceyi… Hesabını sorabilseydim, yüzüne, sesine hasret yıllarımın… Beni sensiz kalmaya mahkûm ettiğin o günden beri, hayatın tüm kapıları kilit kilit üstünde… Hiç de uğraşmıyorum açmak için… Hafifçe aralanacak olsa ben kapatıyorum açılan kapıları…
Hani beni kollarının arasına alıp sımsıkı sarıldığın o resmimiz var ya! O resim aynanın bir kenarında… Çok dayanılmaz oldu mu hasretin, kapatıyorum gözlerimi, giriveriyorum resmin içine… Kolların sarıyor beni. Sıcağını hissediyorum. Kulağıma şarkılar mırıldanıp, hatta içinden beni sevdiğini bile söylüyorsun…
Sen de özlüyorsun beni biliyorum… Gittiğin yerlerde, genç bir kız gördüğün zaman dönüp başını bakıyorsun… Dudaklarında buruk bir tebessüm, ‘Büyüdü mü şimdi bu kadar?’ diye kendi kendine soruyorsun…
Arada birkaç mektubun geliyor… Hepsini defalarca okuyup başucumdaki çekmecede saklıyorum… Uyumadan evvel her gece, bir daha bir daha okuyorum… Her bir mektubunda, uzun uzun nasihatler edip, ‘Hayat mücadele etmektir, dayanmalısın!’ diyorsun. Hiç bir mektubun neden beni bu mücadelede tek başıma bıraktığını anlatmıyor… Ve hiçbir sorunun cevabı açıklamıyor, bu hayat neden sensiz baba?

AYTEN


25 Şubat 2014 Salı

SENDEN SONRA...

“Dağınık bir yatağın şehvet sigarasıdır dokunamadığım tenin şimdi… Bedeninin değdiği yerlere el sürmeye kıyamazken, sen aramıza giren ölümden daha beter bir yalnızlık içine terk ettin beni. Geride bıraktığın mektuplarla dağlıyorum yaralarımı. “Şimdi vur başını!” der gibi,  ikinci mevki localarda seyre daldığım gençliğim sırıtıyor duvarlardan. Kokun sinmiş olmalı ve soluduğun nefes, perdelere. Belki de hâlâ başucumdaki lambanın düğmesinde parmak izin var. Bakışlarının değdiği aynada kendime bakıyorum. Tanınmaz halimi tanıyabilecek kadar geçmemişim kendimden. Suratıma tüküresim geliyor… Kendimi dövesim…
Hâlâ merak ediyor musun beni? İşte böyle senden sonram…”

18 Şubat 2014 Salı

GÜLERKEN HATIRLAYINIZ BENİ...

Dostluk denen değer, son ana kadar belli etmiyor giyindiği elbiseyi. Zamanı geldiğinde altın yazmalı kaftanların içinden yamalı bohçalar çıkıyor gün yüzüne ve sırrı dökülüyor varak aynaların. Hatta gün gelip beden elbisesini dahi tutamaz oluyor üzerinde. Belki de bu yüzden yalnız gömülüyor insanoğlu. Çünkü kendi varlığı dışında sahip olduğu kimsesi yok. Ardında kalanlar ise üç beş gözyaşı damlasıyla acılarını giderip yaşamlarının çarkına devam ediyorlar kaldıkları yerden.

Siz gülerken hatırlayınız beni. Çünkü ben gülerek veda edeceğim. Gönüllü bir gidiş olacak yolculuğum ve tebessümle karşılanacak en güzel düğünüm. Hatta dinleyin, kahkahalarımı duyacaksınız. En içten, en saf ve en temiz gülücüklerimi saçacağım. 

Dostluğumu, sevdalarımı, umutlarımı ve kalemimi bırakıyorum avuçlarınıza. Yalnızlığın en doğru adresinde olacağım. Maskeleri, allı pullu giysileri bırakıyorum ayaklarınızın dibine…

Şimdi kaldığınız yerden devam…


17 Şubat 2014 Pazartesi

YAŞAM BİTMESİ GEREKEN BİR İŞ!



Kadın günün özetini yaptı üç cümle ile. Elleri titriyordu. Parmaklarının arasındaki sigaranın külü silkelemeye gerek kalmadan dökülüyordu ayaklarının dibine.
“Bu iş bu kadar…” dedi son sözünde. Oysa biten onca işin arasında bitmemesi gereken tek şeydi; “iş” dediği.
“Birkaç tahlil daha yaptırmamız lazım. Başka doktorlara da gideriz. Muhakkak yurt dışında tedavisi mümkündür…” Bu ve benzeri birçok cümle kurdu adam ardı ardına. Hiç birini dinlemedi. Radyoyu açtı, çalan şarkıya eşlik etmeye başladı. En sevdiği şarkıydı; “Seni ben ellerin olsun diye mi sevdim…” Namelerin eşliğinde sakinledi. Haberi öğrendiği andaki paniği geçmişti artık. Yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu. Zaten ne zamandır istediği bu değil miydi? 
Bu iş bitmeliydi!