Nalan Güven / 11. Ekim. 2012
11 Ekim 2012 Perşembe
5 Ekim 2012 Cuma
HOŞ GELDİN AŞK...
http://www.youtube.com/watch?v=pJKRCvdUtps


Geceye gün doğar mı şafağa ermeden
Karanlıklar içinde bir bekleyiş bu
Zühre yıldızını şahit kılıp
Sevdanın uykusuna bekçi olmak bu
Mumu eksik geceye kaldırılan kadeh
Tek gecelik olsa da her düşe gerçek
Tahir’e Zühre olmak bu
Nalan Güven / Ekim 2012
1 Ekim 2012 Pazartesi
BİLİRİM EVLAT...
Bilirim evlat o ne acıdır...
Pembesini sildim duvarların… Küf rengi artık hatıralar
Dönüş yolu meşakkatli olsa da imkânsız değildir yola
çıkana...
Tozu dumana kattı zamanın savruk adımları eğri büğrü
kaldırımlarda
Şimdi bir köşe başı dilencisi gibi başı önünde
suskunlukların
“Umut”, üç kuruşla günahını temize çeken aldanışın adı
Saça düşmese de henüz aklar
Bilirim evlat o ne acıdır…
Gözyaşını sildim mektupların… Kurudu artık yapraklar
Nalan Güven / 1 Ekim 2012
21 Eylül 2012 Cuma
ŞİMDİ ÖYLE UZAK Kİ…
Hangimiz daha kimsesiz
Hüzne boğulmuş gecelerde
Sigaramın yalancı sıcağını çekip ciğerime
Buz kesmiş ayaklarıma kadar inmiş yalnızlık
Keşke anlatabilseydim sebebini
Nefessiz kalışlarımın
Ve sen konuştuğumuz dili hiç bilmeseydin
Gözlerin okumayı öğrenmeseydi
Köhne köşelerimin harflerini
Boşuna çabalamasaydın cevapsız bırakmaya
Gülünesi üç beş satırımı
Sen bile ulaşamazsın kelimelerime
İşte bu yüzden
Herkesin yalnızlığı kendine
Nalan Güven / SEVDANIN ADI BULUT
16 Eylül 2012 Pazar
"AŞK ÖLÜMDÜR" / "SEVDANIN ADI BULUT"
Bazen kolaydır yaşamak
Parmak uçlarında takvim yaprakları
Hep mutlu ol diye
Dilsiz Zühre’dir asılan geceye
Ve “AŞK ÖLÜMDÜR” / “SEVDANIN ADI
BULUT” doğdu bir 16 Eylül günü…
nalan güven 16.09.2012
EDU&ART DERGİSİ / EYLÜL2012
http://issuu.com/gometra/docs/eduartseptember2012?mode=window&backgroundColor=%23222222
Dipsiz bir kuyuda Yusuf olmak…
Nalan Güven / 2012
AŞK VE KADIN
AŞK YOLUNDA ZÜLEYHA OLMAK
Yüksek topuklu ayakkabıları,
kırmızı ruju ile sadece görsel bir objeden ibaret değil elbet kadın bedeni.
Yüreğindeki fırtınaları bastıracak kadar kuvvetli, gözyaşlarını gülümsemeye dönüştürecek
kadar kabiliyetli. Bu becerilerini iftihar abidesi yapmayacak kadar da onurlu.
Konuşurken tabu olan sözcükleri söyleyemeyecek kadar utangaç olmasına rağmen
aşkı yaşarken haykıracak kadar cesur. Günaha boyun eğecek kadar itaatkâr ve
yasağı delecek kadar gözü kara. Aslında bilse de aşkın bir oyun olduğunu ve
sonunda kaybedenin hep âşık olacağını, vazgeçmek yerine mücadeleyi seçen,
hileyi görüp görmezden gelen ve ölümüne tutkulu olmasına rağmen yeri geldiğinde
son hamleyi yapmadan masadan kalkacak kadar da gururlu.
Peki ya kaç kadın Züleyha?
Belki de şimdiye değin okuduğumuz
efsanelerin içinde Züleyha adı AŞK’la bir anılan ve çektiği acılara rağmen Hz.
Yusuf’a duyduğu derin aşkı sebebi ile günümüzde dahi gıpta edilen tek kadın.
Kolay değildir elbet Züleyha
olmak. Ne Leyla olmaya benzer ne de Şirin. Mücadele etmektir Züleyha olmak. Bir
kişiyi değil bir şehri karşına almak. Utanmamak, saklanmamak. Yeri geldiğinde zindanlara
attıracak kadar kaybetmekten korkmak ve sonrasında aynalarda tanınmayacak surete
dönüşene değin aşk ateşi ile yanmak. Gençliği güzelliği bir aşka harcamak. Mahşerin
tadını yaşarken tatmak. Bir güzelliğe kapılıp gören gözü ondan başkasına kör
kılmak, saraylardan vazgeçip karanlık, dipsiz bir kuyuya gönüllü atlamak, yasak
elmayı ölüme inat ısırmak…
“Yusuf ben seni, sevmiş ve
sevecek bütün kalplerin sırrına ortak olarak sevdim…” demiş Züleyha ve kâinata
mâl etmiş bu sevdayı. Sonunda kavuşmuş kavuşmasına ama benliğinden çıkmış. Zira
hoşnutmuş halinden. Çekilen her cefaya değmiş sevdiğinin aşkı ve Yaradana kavuşturmuş
bu dünyevi aşk onu.
Peki ya kaç Yusuf var böylesi bir
aşka lâyık? Göz görürken güzelliği, gönül arzu ederken sevilmeyi, “Allahım bana
istememeyi, istemeyebilmeyi nasip et…” diye yakaran. Haramdan kaçıp kendini zindanlara
attıran?
Ne her kadın için mahşerde
kavuşmayı göze alıp Yusuf’u kalbinde taşımak kolaydır, ne de Züleyha’nın aşkını
tertemiz koruyup, saklayacak bir yüreğe sahip olmak her erkek için.
Geldikçe o, bir yepyeni dünyâ
görürüm...
Çevremde ışık söner de hâlâ
görürüm...
Var hikmeti sık sık ona
"Yûsuf' dememin,
Ben, kendimi düşlerde Zelîha
görürüm.
(Arif
Nihat Asya / "Zeliha", Rubaiyyat-ı Arif II, İstanbul 1976,
s.53)
Kadın kalbinde aşk en saf, en
dokunulmaz bir mevkidedir. Oraya yerleşmek zor olduğu kadar yer edinince
çıkabilmek de bir o kadar zordur. Farkındadır elbet maşuku bu sahiplenilmenin
ve her ne kadar da aldırmaz gözükse de içten içe böyle bir sevdanın onu sarıp
sarmalamasından hoşnuttur elbet. Hz. Âdem’in sol kaburga kemiğinden yaratılmış
olan Hz. Havva’nın soyuna dayanmaktadır kadının kalbindeki masumiyet, aşka
boyun eğiş ve sadakat. Belki de bu yüzden içinde esen fırtınaları dindirmek
için liman liman gezmek yerine inandığı aşkı uğruna parçalanmayı, un ufak
olmayı göze alıp bekler açık denizde kurtulacağı anı. Bilir aşktır eninde
sonunda kazanan. Sevdiğinin gözünde dolaşan hayali bile ödüldür çoğu zaman.
Mesafeler önemsizdir gönül bağının olduğu yüreklerde. Kavuşmak geçici bu âlem
için değildir, ahirete bırakılmış bir bekleyiştir artık.
Evet, hiç kolay değildir aşk
yolunda Züleyha olmak. Her kadının harcı değildir imkânsız bir sevdayı alıp
başına taç yapmak. Acısını zevk, hasretini umut edinmek. Gelip geçici şu fani
dünyada nice aşklar çıksa da yoluna, acaba kaç kadına nasip olur Yusuf’un
sevdası? Ve kaçı sarıp sarmalar böyle bir armağanı?
Aşk ile yol almanız dileğiyle.
Züleyha Olmak…
Mavi bir karanlıkta Züleyha olmak…
Aşkın gözlerine asmak sözleri
Kayboluştu yolların sonu
Parmakları soğuktu gecelerin
Şehir korkmuştu yalnızlığından
Bir gamzeye düştü yağmurlar
Kaçmak zindanlara susmak sevgiyi
Hayaldi düşlerin sabahı
Aldatırdı yıldızları karanlıklar
Söner mi hiç güneşin alevi
Yağmur yüklü şimdi bulutlar
9 Eylül 2012 Pazar
ANA KÜLTÜR SANAT DERGİSİ - EYLÜL' de AŞK / EYLÜL 2012
Bak işte yine Eylül geldi
takvimlere. Tanışma mevsimimiz. Biliyorum hüzün bekliyorsun satırlarımda.
Hasrete öfke, sensizliğe sitem ve hatta kadere küfür. Bense içimde kabullenişin
çaresiz sükûnetini taşıyorum. Resimlerin özlemime bir nebze olsun ilaç oluyor.
Hatıraların ise şifa, yaralı ruhuma. En çok da sesini özlüyorum. Balkona
kurduğumuz rakı sofralarında söylediğin Kürdîlihicazkâr makamındaki şarkıların
kulaklarımda çınlıyor.
Mehtâba dalıp yâr ile
sohbet ne güzel şey
Dünyamızın üstünde
bütün ruhlar uyurken
Dünyada senin âşıkın
olmak ne saadet
Bir bitmeyecek aşk-u
muhabbet ne güzel şey
Yıldızların altında
ibâdet ne güzel şey (*)
Biz de hiç bitmeyecek sanmıştık
yaşar iken bu aşkı. Mutluluk her zerresi ile ruhumuza nüfus etmişken, görülmeyen
kanatlar takmıştık bedenlerimize. En köhne yerler saraya dönüşmüştü birlikte. Yol
üstü seyyar bir köfteciden yediğimiz ekmek arası; dünyanın en leziz yemeği,
soğuk bir kış gecesi başımı koyduğum dizlerin, en rahat döşek olmuştu bana.
Savrukça harcarken bize bahşedilmiş saadet vakitlerini, hiç hesabını yapmadık
bir gün gelip hasretle yanacağımızın.
Öğrendim ki zaman geçtikçe
demleniyormuş sevdalar. Önceleri günleri, ayları sayarken yıllar geçince
anlamsızlaşıyormuş gittiğin tarih. Hatta yokluğuna daha çok sevdalanmaya
başladığımı fark ettiğimde dönmen için ettiğim dualara son verdim bilesin. Cemal’in
teknesine gidip kadeh kaldırdım ayrılığa. Kumsalında sabahladım sarıldığımız
sahilin. Karşı tepeden seyrettim sensiz İstanbul gecesini. Yıldızlar eşlik etti
başı düşmüş yalnızlığıma. Kabullenmişken kimsesizliğin saran kollarını, başka
kadınlar da girdi hayatıma. Belki senden güzelleri de vardı içlerinde. Hatta
senden güzel şarkı söyleyenler de. Lâkin kalmadı isimleri hafızamda. Nejla,
Pınar, Sema ya da her neyse.
Bak işte yine Eylül geldi
takvimlere. Yağmurlar henüz başlamadı ama her nedense hüznü çöktü içime. Biraz
da yaşlandım galiba. Ağrılar başladı önce dizlerimde hafiften de göğsümde. Dün
ne yediğimi unutur oldum da bana kurduğun sofralar hâlâ hafızamda, pişirdiğin
yemeklerin lezzeti de damağımda.
Düşündükçe geçmiş günleri yine
aynı sızı var bu yorgun yürekte. Yokluğuna yazılmış mektuplar doldurdu
çekmecemi. Kalpteki acı parmaklara varınca durdurulamaz oluyor kalemimin
yazdıkları. Ama sakın kalkıp da geleyim deme. Ben yokluğuna sevdalı, ben
gidişine aşık olmuşum. Hani şairin dediği gibi;
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?(**)
Var mısınız bu Eylül mazide
kalmış bir sevgiliye mektup yazmaya? Kaleminizden dökülürken gizlide kalmış
birkaç söz, belki de aşkın mahzun bakışını yeniden üzerinde hisseder hatıralar.
AŞK ile yol almanız dileğiyle.
Zamanı durdurdum son gördüğüm yerde seni
Sevdamı gömdüm şehrinin kıyısına
Siyaha küstüm, gri artık gecelerim
Sanma ki unuttum ya da azaldı hasretin
Acıya metanet kazandım
Sensiz konuşmayı öğrendim
Ellerimi sevdim sana dokunduğu için
Gözlerimi sevdim sana baktığı için
Yüreğimi sevdim sevdanı taşıdığı için
Sensiz sen olmayı öğrendim…
Nalan Güven / ANA KÜLTÜR SANAT DERGİSİ / EYLÜL 2012
(*) Beste: Sâdi HOŞSES
Güfte:
Faik Ali OZANSOY
(**)Necip Fazıl KISAKÜREK
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


