23 Aralık 2012 Pazar

YALAN




Aşkın hududunu geçti kelimeler
Bilesin ki senden ötesi yalan
Bakışınla yıkamam belki cihanı
Bırakırım beni ayaklarının dibine

Hani demiştin ya, “Sana feda bu dünya…”
Bilesin ki senden ötesi yalan
Bir beni sensiz koyma
“Cenneti buldum…” derim karanlıklarında

Ben sende Yaradan’ı sevdim
Bilesin ki senden ötesi yalan
Dile dökülmeden, tene değmeden
Var mı ben gibi mahşeri bekleyen

Dünyayı elimin tersiyle itecek kadar
Bilesin ki senden ötesi yalan

SEVDANIN ADI BULUT - Syf 15


16 Aralık 2012 Pazar

AŞK ÖLÜMDÜR / Syf 112




Ne zaman yazmaya başladım sana? Seni tanımadan evvel mi?
Yoksa beni düşündüğün bir gecenin sabahında yazdığın o mektubu okuduğumda mı? Gönlüme ateşin düştükten sonra mı alev sardı parmaklarının değdiği tenimi? Kaçmaktan söz ederken koştum yanına bir tünel kuytusunda…
Tahta yuvarlak bir masa, ufak bir kuruyemiş kâsesi, yarısı içilmiş bira bardağı ve sen, kucak açtınız kaçak zamana…
İlk kez değdi yüreğine başım… Tek bir kalbe dönüştük sarıldığım kollarında… Tatlı bir bahar soğumuş ellerimi ısıttı… Leb-i derya gözlerinde seyrettim İstanbul’u…
Söz neydi? Benden önce kim geldi? Başka kimler gelecekti? Sildim tüm soruları… Cevaplar sana çıktı…
Tünel rüzgârı üşütürken dönüş yolunda kulağımda fısıltısı kaldı sözlerinin… Saçlarımda nefesinin ılıklığı… Ve ben her adımda sana yaklaştım…
Nereye varacağımı bilmeden aktı Nisan yağmurları gözlerimden…
Dudağımda bir şarkı… Gölgemde sen…
Ve peşimde Tünel Rüzgârı…

1 Aralık 2012 Cumartesi

TAHİR İLE ZÜHRE / EDU&ART MAGAZİN KASIM 2012

http://www.edu-artdergisi.com/EDUARTARCHIVES.html
 
 
HOŞ GELDİN EY AŞK…

 
Bilir misiniz Tahir ile Zühre’nin hikâyesini? Karşılık beklemeden sevmeye en güzel örnektir. Bakışmadan görmeye, konuşmadan dinlemeye, dokunmadan hissetmeye ve de hasret ile yanıp gülümsemeye benzer sevdanın tadı. Bin acıya bedel ödenir de vefa bile aranmaz maşukun gölgesinde. Karşılığı gönüle düşen ateştir, uykuyu çalan hayaldir. Belki de birazcık umut, sevgilinin gönlünde ayrılan bir köşeye…
Neden mi konumuz hep aşk? Yüzyıllar öncesinde kalan sevda masallarını günümüze taşıyan başka bir güç var mı bu dünyada?
Aramakla geçer insanoğlunun ömrü… Âdem ile Havva’dan bu yana süregelen bir serüven bu. Kimi penceresinin önünde seher vakti ettiği duanın ruha verdiği huzur gibi kavuşur sevdiğine, kimi bir ömrü geçirir o pencerede sevgiliyi beklemekle. Şikâyetçi değildir ne bekleyişten ne de zamanın insafsız gülümseyişinden. Cefa zevktir aşığın yolunda. Bir ümit kırıntısı ile ne sofralar kurulur o gönülde. Hayallerden meze, şarkılardan meşk edilir. Zühre yıldızını şahit kılıp karanlıklar içinde bir bekleyiştir sevda türküsü. Zaten aşk insanın kendinden geçmesi değil midir? Ya da kendine yenilmesi? Şafağa ermeden geceye gün doğmasını ummak kadar imkânsız olsa dahi vuslat kozasına erer elbet her duanın sonu. Sevgilinin uykusuna bekçi olup mumu eksik sofrada aşka kaldırılan kadeh tek gecelik de olsa, tekrar edilir her düşün kollarında. Ateşe değdiğinde yanacağını bilen pervane misali dört dönülür ışığın etrafında. Zühre’nin Tahir’i beklediği gibi, Tahir’in Zühre uğruna nice sevdalardan vazgeçtiği gibi bir avuç toprağa razı kesilir dünya malı. Aynalar gizler gerçeği, sırrı dökülmedikçe gönülden. Aşktır kaleme değen, dilden dökülen. Masal olur anlatılır, hikâye olur dinlenir, roman olur okunur. Aşk öldürür ama ölmez. Her toprakta yeni bir can bulur, filiz verir. Tek ihtiyacı yağmur yüklü buluttur.
Tıpkı Nâzım Hikmet’in dediği gibi; “Tahir olmak da ayıp değildir, Zühre olmak da…” Bütün iş yürekte…
Aşk ile yol almanız dileğiyle.
 
NALAN GÜVEN / EDU&ART KÜLTÜR SANAT DERGİSİ /KASIM2012- Syf 46

 
 
 
TAHİR İLE ZÜHRE MESELESİ

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da

hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil

bütün iş Tahir ile Zühre olabilmekte

yani yürekte....

Mesela bir barikatta dövüşerek

mesela Kuzey Kutbu'nu keşfe giderken

mesela denerken damarlarında bir serumu

ölmek ayıp olur mu?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da

hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil..

Seversin dünyayı doludizgin ama o bunun farkında değildir

ayrılmak istemezsin dünyadan ama o senden ayrılacak

yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?

yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık

yahut hiç sevmeseydi Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da

hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil...

Nâzım HİKMET

8 Kasım 2012 Perşembe

Cevabı gelmeyen bir mektubu beklediniz mi hiç?


Kimi zaman mantığı devre dışı bırakıp hislerin kalem olup yazdığı satırlarımızı saklarız en değerli hazinelermiş gibi tahta bir mücevher kutusuna veya kütüphanedeki başköşede yerini alan bir kitabın sayfaları arasına. Sahibine gönderilmeye cesaret edilememiş mektuplardır onlar…

Peki ya; kâh gözyaşları ile kâh sitem veya özlem ile kaleme alınıp, cesur bir yürekle sevgiliye gönderilenlere ne demeli? Şehrin uykuya daldığı bir vakit gecenin sisi çökmüş sokak lambasının ışığında ya da bir sabah ezanı duası sonrası şafağın ilk aydınlığıyla dökülmüştür sözcükler kâğıdın beyazlığına. Öyle saf öyle içtendir ki yalan değmemiştir kelimelere… Belki de bu yüzden… Bekler elbet yazan el… Bekler elbet yanan gönül… Bir satır olsun ister karşılığı… Belki kısacık bir cümle… Ya da tebessüm eden bir yüz…

İşte şimdi soruyorum size; cevabı gelmeyen bir mektubu beklediniz mi hiç? Her gecenin sabahında ümitle, her günün sonunda hüsranla… Sevgiliye bin bir mazeret çıkartıp hoş gördünüz mü sessizliğini?

Kimsesizliğin en çekilmez halidir cevapsız bırakılmak. Yine de akıllanmaz deli yürek. Ne kaleme söz geçirir ne, “dur” diyen aklına. Satırlar tek dostudur. Cevap ise yarının ümidi.

Aslında ne çok şey anlatır o sessizlik, duymak istemeyen yaralı yüreğe. Oysa kelimelerin kalkanına sığınmak isteriz. Hayal dahi olsa kahramanı olmak isteriz bir şiirin. Çünkü biliriz suya yazılsa da aşk silinmez. İster sahibine ulaştırılmış olsun ister bir köşede saklanmış… Aşk dilinden, aşk elinden çıkan her mektup sessizce beklemektedir cevabını…

 
Sır küpüdür kelimeler çeperleri yaşlı

Diz çöker secdede umuda eğer başı

Yarına kalmış bekleyiştir geceler

Dua gibi dökülür sevgilin dilinden

Allah’a yakarış biraz da sitem

Çile sefadır, diken gül fidanı

Ancak anlayan anlar sözcükleri

Görür karanlıkta göz kırpanı

Boşuna mı yazar can o mektupları?

 
Nalan Güven /  Kasım 2012

4 Kasım 2012 Pazar

BENİM SEVDAM…


 


http://www.youtube.com/watch?v=Xz5i7iLi6Ro
 

Su gibi berrak olmalı benim sevdam

Gözyaşı ile beslenmeli

Acı ile parlamalı

Pas tutmamalı çeperleri

Güne başlatan ilk secdede adı zikredilmeli

Tereddütsüz olmalı son nefeste de söyleneceğinden

Her sözün içinde bir harfi geçmeli

Cihana değişmemeli umudunun bir zerresini

Yeşermiş yeni yetme fidan gibi tutunmalı

Sağlam bir kök salmalı aşk denizinde

Manasını sadece yaratanın bildiği

Elif Lam Mim gibi

Sevgiliden bile saklı olmalı

Sır yumağına düğümler atmalı her bir tutamda

Göklerde binlercesine kaldırmışken başını

Tek olanı görmeli

Aşkın yıldızını takmalı ince bir zincirle boyuna

Züleyha’nın Yusuf’u gibi sabırla beklenmeli

Sarayı zindana çevirene

Kin tutmayacak kadar arınmış olmalı

Gün sayarken sahici mekâna

Korku olmamalı mayın tarlasında seyre çıkmış gönlünde

Geride bir satır daha fazla bırakmanın hesabı

Sevgilinin gözlerine konacak bir anlık mutluluk uğruna yapılmalı

Değmeli yazılan yüzlerce mektuba

Ele- âleme rağmen çıkmayacağını bilmeli girdiği yürekten

Silinmeyeceğini bilmeli değdiği kaderden

Yeri geldiğinde gönüllü köle olmalı hasretin efendisine

Yeri geldiğinde bir kalkan

Sevgiliye gelecek bir meltem esintisine

Ana gibi olmalı şefkatli ve bağışlayan

Kadın gibi olmalı tutkulu ve kırılgan

Yılkı atı gibi hoyrat dolaşmalı hasret zamanlarında

Sayfalarda aramalı sevda kırıntılarını

Yılmadan, yıkılmadan sarılmalı anıların tozuna

Aşk olmalı benim sevdam

Tek geceye sığmalı koca bir yaşam

Ve ömür adanmalı sadakatine

Tuvale değen her renk

Sevgilinin gözlerinden almalı ışıltısını

Gece gibi zifiri yolda bir yıldız kaymalı

Parıltı dolmalı yeşile, sarıya, beyaza

Sevmeye değer olmalı

Ölmeye bedel olmalı

Boynu eğdiğin kılıcın sahibi

Adam gibi adam olmalı

Çöle inen nur, gönle değen huzur

SEN olmalı benim sevdam…

NALAN GÜVEN / SEVDANIN ADI BULUT - Syf 27

1 Kasım 2012 Perşembe

AŞK ÖLÜMDÜR / SEVDANIN ADI BULUT / AYTEN




ÖZRÜ SEVMEKTİR SUÇUMUN... MESAFELERLE ÖLÇÜLEMEYECEK BİR SIRRI SEVMEK

AŞK ÖLÜMDÜR / Nalan Güven
P Kitap
 
DERDİNİ SEVDİCEĞİM... YAĞMURUM... BULUTUM... BEKLERİM BEKLEMESİNE... AMA BİLİR MİSİN ÖLÜM DE VAR...
 
SEVDANIN ADI BULUT /Nalan Güven
P Kitap

KASIM


 


Her Kasım geldiğinde
Göğsümde bir yanma
Biliyorum, geçecek diğer acılar gibi
İnce bir kabuk bağlayacak yaram
Sızısı inecek derinlere
Geçecek geçmesine
İz bırakacak inceden
Ve bir gün
O derinlerdeki izi seveceğim
Sakınıp saklayacağım
“Senin parçandır,” diyerek
Ve her Kasım geldiğinde
Kapım aralık bekleyeceğim
“Geleceksin,” diyerek
Bendeki parçanı yeniden kanatmaya
 
 
NALAN GÜVEN / SEVDANIN ADI BULUT - P KİTAP

5 Ekim 2012 Cuma

HOŞ GELDİN AŞK...

http://www.youtube.com/watch?v=pJKRCvdUtps


 
Geceye gün doğar mı şafağa ermeden

Karanlıklar içinde bir bekleyiş bu

Zühre yıldızını şahit kılıp

Sevdanın uykusuna bekçi olmak bu

Mumu eksik geceye kaldırılan kadeh

Tek gecelik olsa da her düşe gerçek

Tahir’e Zühre olmak bu

 
Nalan Güven / Ekim 2012

1 Ekim 2012 Pazartesi

BİLİRİM EVLAT...


Bilirim evlat o ne acıdır...

Pembesini sildim duvarların… Küf rengi artık hatıralar

Dönüş yolu meşakkatli olsa da imkânsız değildir yola çıkana...

Tozu dumana kattı zamanın savruk adımları eğri büğrü kaldırımlarda

Şimdi bir köşe başı dilencisi gibi başı önünde suskunlukların

“Umut”, üç kuruşla günahını temize çeken aldanışın adı

Saça düşmese de henüz aklar

Bilirim evlat o ne acıdır…

Gözyaşını sildim mektupların… Kurudu artık yapraklar

Nalan Güven / 1 Ekim 2012

21 Eylül 2012 Cuma

ŞİMDİ ÖYLE UZAK Kİ…


Hangimiz daha kimsesiz

Hüzne boğulmuş gecelerde

Sigaramın yalancı sıcağını çekip ciğerime

Buz kesmiş ayaklarıma kadar inmiş yalnızlık

Keşke anlatabilseydim sebebini

Nefessiz kalışlarımın

Ve sen konuştuğumuz dili hiç bilmeseydin

Gözlerin okumayı öğrenmeseydi

Köhne köşelerimin harflerini

Boşuna çabalamasaydın cevapsız bırakmaya

Gülünesi üç beş satırımı

 
Şimdi öyle uzak ki

Sen bile ulaşamazsın kelimelerime

İşte bu yüzden

Herkesin yalnızlığı kendine

Nalan Güven / SEVDANIN ADI BULUT

16 Eylül 2012 Pazar

"AŞK ÖLÜMDÜR" / "SEVDANIN ADI BULUT"


Bazen kolaydır yaşamak

Parmak uçlarında takvim yaprakları

Hep mutlu ol diye

Dilsiz Zühre’dir asılan geceye

 

Ve “AŞK ÖLÜMDÜR” / “SEVDANIN ADI BULUT” doğdu bir 16 Eylül günü…

nalan güven 16.09.2012
 
 
 
 

EDU&ART DERGİSİ / EYLÜL2012

http://issuu.com/gometra/docs/eduartseptember2012?mode=window&backgroundColor=%23222222


AŞK VE KADIN
 

AŞK YOLUNDA ZÜLEYHA OLMAK

 

Yüksek topuklu ayakkabıları, kırmızı ruju ile sadece görsel bir objeden ibaret değil elbet kadın bedeni. Yüreğindeki fırtınaları bastıracak kadar kuvvetli, gözyaşlarını gülümsemeye dönüştürecek kadar kabiliyetli. Bu becerilerini iftihar abidesi yapmayacak kadar da onurlu. Konuşurken tabu olan sözcükleri söyleyemeyecek kadar utangaç olmasına rağmen aşkı yaşarken haykıracak kadar cesur. Günaha boyun eğecek kadar itaatkâr ve yasağı delecek kadar gözü kara. Aslında bilse de aşkın bir oyun olduğunu ve sonunda kaybedenin hep âşık olacağını, vazgeçmek yerine mücadeleyi seçen, hileyi görüp görmezden gelen ve ölümüne tutkulu olmasına rağmen yeri geldiğinde son hamleyi yapmadan masadan kalkacak kadar da gururlu.

Peki ya kaç kadın Züleyha?

Belki de şimdiye değin okuduğumuz efsanelerin içinde Züleyha adı AŞK’la bir anılan ve çektiği acılara rağmen Hz. Yusuf’a duyduğu derin aşkı sebebi ile günümüzde dahi gıpta edilen tek kadın.  

Kolay değildir elbet Züleyha olmak. Ne Leyla olmaya benzer ne de Şirin. Mücadele etmektir Züleyha olmak. Bir kişiyi değil bir şehri karşına almak. Utanmamak, saklanmamak. Yeri geldiğinde zindanlara attıracak kadar kaybetmekten korkmak ve sonrasında aynalarda tanınmayacak surete dönüşene değin aşk ateşi ile yanmak. Gençliği güzelliği bir aşka harcamak. Mahşerin tadını yaşarken tatmak. Bir güzelliğe kapılıp gören gözü ondan başkasına kör kılmak, saraylardan vazgeçip karanlık, dipsiz bir kuyuya gönüllü atlamak, yasak elmayı ölüme inat ısırmak…

“Yusuf ben seni, sevmiş ve sevecek bütün kalplerin sırrına ortak olarak sevdim…” demiş Züleyha ve kâinata mâl etmiş bu sevdayı. Sonunda kavuşmuş kavuşmasına ama benliğinden çıkmış. Zira hoşnutmuş halinden. Çekilen her cefaya değmiş sevdiğinin aşkı ve Yaradana kavuşturmuş bu dünyevi aşk onu.

Peki ya kaç Yusuf var böylesi bir aşka lâyık? Göz görürken güzelliği, gönül arzu ederken sevilmeyi, “Allahım bana istememeyi, istemeyebilmeyi nasip et…” diye yakaran. Haramdan kaçıp kendini zindanlara attıran?

Ne her kadın için mahşerde kavuşmayı göze alıp Yusuf’u kalbinde taşımak kolaydır, ne de Züleyha’nın aşkını tertemiz koruyup, saklayacak bir yüreğe sahip olmak her erkek için.


Geldikçe o, bir yepyeni dünyâ görürüm...

Çevremde ışık söner de hâlâ görürüm...

Var hikmeti sık sık ona "Yûsuf' dememin,

Ben, kendimi düşlerde Zelîha görürüm.

(Arif Nihat Asya / "Zeliha", Rubaiyyat-ı Arif II, İstanbul 1976, s.53)


Kadın kalbinde aşk en saf, en dokunulmaz bir mevkidedir. Oraya yerleşmek zor olduğu kadar yer edinince çıkabilmek de bir o kadar zordur. Farkındadır elbet maşuku bu sahiplenilmenin ve her ne kadar da aldırmaz gözükse de içten içe böyle bir sevdanın onu sarıp sarmalamasından hoşnuttur elbet. Hz. Âdem’in sol kaburga kemiğinden yaratılmış olan Hz. Havva’nın soyuna dayanmaktadır kadının kalbindeki masumiyet, aşka boyun eğiş ve sadakat. Belki de bu yüzden içinde esen fırtınaları dindirmek için liman liman gezmek yerine inandığı aşkı uğruna parçalanmayı, un ufak olmayı göze alıp bekler açık denizde kurtulacağı anı. Bilir aşktır eninde sonunda kazanan. Sevdiğinin gözünde dolaşan hayali bile ödüldür çoğu zaman. Mesafeler önemsizdir gönül bağının olduğu yüreklerde. Kavuşmak geçici bu âlem için değildir, ahirete bırakılmış bir bekleyiştir artık.

 
Evet, hiç kolay değildir aşk yolunda Züleyha olmak. Her kadının harcı değildir imkânsız bir sevdayı alıp başına taç yapmak. Acısını zevk, hasretini umut edinmek. Gelip geçici şu fani dünyada nice aşklar çıksa da yoluna, acaba kaç kadına nasip olur Yusuf’un sevdası? Ve kaçı sarıp sarmalar böyle bir armağanı?

Aşk ile yol almanız dileğiyle.

 

Züleyha Olmak…


Mavi bir karanlıkta Züleyha olmak…

Aşkın gözlerine asmak sözleri

Kayboluştu yolların sonu

Parmakları soğuktu gecelerin

Şehir korkmuştu yalnızlığından

Bir gamzeye düştü yağmurlar

 
Dipsiz bir kuyuda Yusuf olmak…

Kaçmak zindanlara susmak sevgiyi

Hayaldi düşlerin sabahı

Aldatırdı yıldızları karanlıklar

Söner mi hiç güneşin alevi

Yağmur yüklü şimdi bulutlar

 
Nalan Güven / 2012

9 Eylül 2012 Pazar

ANA KÜLTÜR SANAT DERGİSİ - EYLÜL' de AŞK / EYLÜL 2012



Nalan GÜVEN

nalanguven@pkitap.com





EYLÜL’ de YAZILAN BİR AŞK MEKTUBU…

 
Bir tanem,

Bak işte yine Eylül geldi takvimlere. Tanışma mevsimimiz. Biliyorum hüzün bekliyorsun satırlarımda. Hasrete öfke, sensizliğe sitem ve hatta kadere küfür. Bense içimde kabullenişin çaresiz sükûnetini taşıyorum. Resimlerin özlemime bir nebze olsun ilaç oluyor. Hatıraların ise şifa, yaralı ruhuma. En çok da sesini özlüyorum. Balkona kurduğumuz rakı sofralarında söylediğin Kürdîlihicazkâr makamındaki şarkıların kulaklarımda çınlıyor.

 
Yıldızlı semalardaki haşmet ne güzel şey

Mehtâba dalıp yâr ile sohbet ne güzel şey

Dünyamızın üstünde bütün ruhlar uyurken

Dünyada senin âşıkın olmak ne saadet

Bir bitmeyecek aşk-u muhabbet ne güzel şey

Yıldızların altında ibâdet ne güzel şey (*)

 
Biz de hiç bitmeyecek sanmıştık yaşar iken bu aşkı. Mutluluk her zerresi ile ruhumuza nüfus etmişken, görülmeyen kanatlar takmıştık bedenlerimize. En köhne yerler saraya dönüşmüştü birlikte. Yol üstü seyyar bir köfteciden yediğimiz ekmek arası; dünyanın en leziz yemeği, soğuk bir kış gecesi başımı koyduğum dizlerin, en rahat döşek olmuştu bana. Savrukça harcarken bize bahşedilmiş saadet vakitlerini, hiç hesabını yapmadık bir gün gelip hasretle yanacağımızın.

Öğrendim ki zaman geçtikçe demleniyormuş sevdalar. Önceleri günleri, ayları sayarken yıllar geçince anlamsızlaşıyormuş gittiğin tarih. Hatta yokluğuna daha çok sevdalanmaya başladığımı fark ettiğimde dönmen için ettiğim dualara son verdim bilesin. Cemal’in teknesine gidip kadeh kaldırdım ayrılığa. Kumsalında sabahladım sarıldığımız sahilin. Karşı tepeden seyrettim sensiz İstanbul gecesini. Yıldızlar eşlik etti başı düşmüş yalnızlığıma. Kabullenmişken kimsesizliğin saran kollarını, başka kadınlar da girdi hayatıma. Belki senden güzelleri de vardı içlerinde. Hatta senden güzel şarkı söyleyenler de. Lâkin kalmadı isimleri hafızamda. Nejla, Pınar, Sema ya da her neyse.

Bak işte yine Eylül geldi takvimlere. Yağmurlar henüz başlamadı ama her nedense hüznü çöktü içime. Biraz da yaşlandım galiba. Ağrılar başladı önce dizlerimde hafiften de göğsümde. Dün ne yediğimi unutur oldum da bana kurduğun sofralar hâlâ hafızamda, pişirdiğin yemeklerin lezzeti de damağımda.

Düşündükçe geçmiş günleri yine aynı sızı var bu yorgun yürekte. Yokluğuna yazılmış mektuplar doldurdu çekmecemi. Kalpteki acı parmaklara varınca durdurulamaz oluyor kalemimin yazdıkları. Ama sakın kalkıp da geleyim deme. Ben yokluğuna sevdalı, ben gidişine aşık olmuşum. Hani şairin dediği gibi;

 
Ne hasta bekler sabahı,

Ne taze ölüyü mezar.

Ne de şeytan, bir günahı,

Seni beklediğim kadar.

 
Geçti istemem gelmeni,

Yokluğunda buldum seni;

Bırak vehmimde gölgeni,

Gelme, artık neye yarar?(**)

 
Var mısınız bu Eylül mazide kalmış bir sevgiliye mektup yazmaya? Kaleminizden dökülürken gizlide kalmış birkaç söz, belki de aşkın mahzun bakışını yeniden üzerinde hisseder hatıralar. AŞK ile yol almanız dileğiyle.

 
Sen Olmayı Öğrendim…

Zamanı durdurdum son gördüğüm yerde seni

Sevdamı gömdüm şehrinin kıyısına

Siyaha küstüm, gri artık gecelerim

Sanma ki unuttum ya da azaldı hasretin

Acıya metanet kazandım

Sensiz konuşmayı öğrendim

Ellerimi sevdim sana dokunduğu için

Gözlerimi sevdim sana baktığı için

Yüreğimi sevdim sevdanı taşıdığı için

Sensiz sen olmayı öğrendim…

Nalan Güven / ANA KÜLTÜR SANAT DERGİSİ / EYLÜL 2012

 

(*) Beste: Sâdi HOŞSES

     Güfte: Faik Ali OZANSOY

 

(**)Necip Fazıl KISAKÜREK

6 Eylül 2012 Perşembe

SEVDANIN ADI BULUT / Nalan Güven

Bir melek kanadında
Bir su damlasında
Bulut gibi başımın üstünde
Adını koydum kalbin aynasına


SEVDANIN ADI BULUT / Nalan Güven
P KİTAP

5 Eylül 2012 Çarşamba

AŞK ÖLÜMDÜR / NALAN GÜVEN


ÖZRÜ SEVMEKTİR SUÇUMUN... MESAFELERLE ÖLÇÜLEMEYECEK BİR SIRRI SEVMEK

AŞK ÖLÜMDÜR / Nalan Güven
P KİTAP

31 Ağustos 2012 Cuma

bir son ağustos günü…


Şehir yerinde değildi gözyaşı yağarken topraklarına

Sanki hiç sevmemiş gibi şimdi üşütüyor kaldırımlar

Yalan kusuyor kollarına atıldığı nefesi

Eteklerinde hercai bir koşuşturma

Belki de son bu kelimeler dökülen parmaklarımdan
 
Ah ne gam…

Belli ki anlamsız doğmak ölümün kucağında

 
Nalan Güven / son Ağustos günü

29 Ağustos 2012 Çarşamba

HİÇ!


“Nasılsın?” diyeceksin

“İyi…” diyeceğim

Hatta gülümseyeceğim

Hüzne bir perde çekip

Gözlerine bakmaktan korkarak

Bilmeyeceksin cevabını nasılım

Bilmeyeceğim özledin mi sen beni

Ya ben

Bırakıp gittiğin kadarım işte…

Hiç!

SEVDANIN ADI BULUT / NALAN GÜVEN

28 Ağustos 2012 Salı

TURABİ


Yabani otlar bürümüş bahçede ayaklarının çıplak olmasına aldırmadan yürüyordu. Seviyordu bu toprakları. Babasını, annesini ve iki kız kardeşini emanet etmişti ona. Topraktan gelip toprağa gitmenin tereddütsüz kabullenişi olmalıydı bu sükûnet hali ve tabii ki çocukluktan beri taşıdığı kuvvetli itikadı da isyankâr düşüncelerini bastırmasına yetiyordu. Kur’an alfabesini dedesi öğretmişti ve daha sonrasında köyün imamının ahırdan bozma bir yerde tüm oğlan çocuklarını toplayıp verdiği derslere katılmış ve de ilerletmişti okumasını. Cumalara giderdi kendi başına. Dedesine gözükecek yerden saf tutardı. Tek amacı onun gözüne girmek olsa iyi, böylece haftada bir gün olsun öğle vakitleri tarladaki işlerden kaytarmaktı gerçek sebep.

PARDON… BEN YANLIŞ ANLAMIŞIM SİZİ!





Karşıki bakkalın köşesinde sona eren öğleden sonraları voltaları atardınız, sokağı boydan boya adımlayarak. Dünyanın en ciddi işiymiş gibi özenle yakılan bir sigaranın dumanında saklı kalırdı kaçamak bakışlarınız. Bilirdiniz beklerdim karşıki evin penceresinde. Tülün arkasına saklanmış dahi olsam, içinize çektiğiniz dumanın sıcağına karışırdı nefesim. Hissederdim o an beni düşündüğünüzü. Ne şiirler yazılırdı aklımın gizli defterlerine. Adını bilmediğim bir sevdanın nemli duvarlarına sırtımı yaslardım güvenle.
Evet, güçlüydü kollarınız. Alıp götürebilirdi beni daracık bu sokaktan. Birlikte çok eğlenebilirdik. Hatta korkusuzca el ele dolaşabilirdik İstanbul’un en işlek caddelerinde.
Aşk sözleri fısıldardınız hiç duymadığım. Utanırdım cevap vermekten. Geceleri düşünüze girerdim belki. Cesaretle açardınız gözünüzü o zaman. Sabah olunca kapımı çalıp söyleyecektiniz sevdanızı.

Beklerdim işte öyle bir sabahı. Bilmeden kurduğum düşlerin masal, bakışlarınızın yalan bir sevda olduğunu…

27 Ağustos 2012 Pazartesi

BU DA 3. ROMAN’DAN…


Ardından gerçeğin ışığı vurduğunda saklandığın yalan tülünden sana fayda olur mu sanıyorsun? Boş bahanelerle kandırıyorsun kendini… Sen bana değil, aşka inananlara yazık ediyorsun!
 
 
Daracıktı yürüdüğü sokak. İri taşlardan gelişigüzel örülmüş duvarın bitimindeki uçuk pembe boyalı iki katlı evin önünde adımlarını yavaşlattı ve durdu. Burası olmalıydı yıllar önce bin bir ümitle geldiği ve üzerinden henüz birkaç ay geçer geçmez bir gece vakti ardına bakmadan kaçıp gitti ev. Ne çok hayaller kurmuştu oysa! Sevdiği adam için kuma olmayı bile ağır saymamıştı hırpalanmış ruhuna. Hatta esas kadını sevmeye dahi çalıştı. Yüksünmedi onun evin hanımı olmasından. Aşağılanmaktan, hor görülmekten. Aynı evi paylaşıyor olmak, bazı geceler aynı yatağı paylaşmak kadar acı vermezdi ona. Geceleri gizli gizli ağlardı başını yastığının altına sokup. Fakat sabah olup ağardı mı ortalık, yeni bir heyecan dolardı içine. Gözünü açar açmaz kınası henüz akmamış eline bakardı. “Aldım, kabul ettim,” dememiş miydi sol avucunun içini öperken! Onun olmuştu işte. Sevdiğine vermişti bedenini, ruhunu. Eş olmuştu ona. Sırdaş olmuştu. Kadın olmuştu. Sevgili olmuştu. Allah katındaydı nikâhı. Yemin etmişti bir kez, başka el değmeyecekti artık ne tenine ne de kalbine…

26 Ağustos 2012 Pazar

AYTEN / Nalan Güven




Omzunda hüngür hüngür ağlayabilseydim keşke… Sana anlatabilseydim sensiz geçen onca günü, geceyi… Hesabını sorabilseydim, yüzüne, sesine hasret yıllarımın… Beni sensiz kalmaya mahkûm ettiğin o günden beri, hayatın tüm kapıları kilit kilit üstünde… Hiç de uğraşmıyorum açmak için… Hafifçe aralanacak olsa ben kapatıyorum açılan kapıları…

Hani beni kollarının arasına alıp sımsıkı sarıldığın o resmimiz var ya! O resim aynanın bir kenarında… Çok dayanılmaz oldu mu hasretin, kapatıyorum gözlerimi, giriveriyorum resmin içine… Kolların sarıyor beni. Sıcağını hissediyorum. Kulağıma şarkılar mırıldanıp, içinden beni sevdiğini bile söylüyorsun…

Sen de özlüyorsun beni biliyorum… Gittiğin yerlerde, genç bir kız gördüğün zaman dönüp bakıyorsun… Dudaklarında buruk bir tebessüm, ‘Büyüdü mü şimdi bu kadar?’ diye kendi kendine soruyorsun…

Arada birkaç mektubun geliyor… Hepsini defalarca okuyup başucumdaki çekmecede saklıyorum… Uyumadan evvel her gece, bir daha bir daha okuyorum… Her bir mektubunda, uzun uzun nasihatler edip, ‘Hayat mücadele etmektir, dayanmalısın!’ diyorsun. Hiç bir mektubun neden beni bu mücadelede tek başıma bıraktığını anlatmıyor… Ve hiçbir sorunun cevabı açıklamıyor; bu hayat neden sensiz baba?

NALAN GÜVEN / AYTEN syf 7

16 Ağustos 2012 Perşembe

AŞK'a TEŞEKKÜR


Aşk kanadı altına alsa bir Bulut gölgesinde... Teslim etsem avuçlarına sevdamı... Melek gibi semaya ersem... Elimde mektupları rüzgârın... Bin kez teşekkür etsem seni bana getirene... Ve gözyaşı mutluk aksa Aşk'a açılmış avuçlara...


Ne güzeldir teşekkür etmek Aşk’a… Aşk’ı getirene… Allah’ın biz insanlara bahşettiği en yüce duygu olmalı sevmek… Sevildiğini hissetmek ve hissettirebilmek… Bir insanın yüzünü güldürebilmek…

Sahi çok mu külfetli aşk dedikleri şey! Omuzların üstüne inen kaldırılamayacak bir ağırlıktan öte mi kalbe yüklenen? Her hüsranlı sevdanın ardından küsmeleri unutup yeniden bağlanmak mı bu sefer son diye yeni bir umuda? Kimine göre erişilemeyen bir hayal, kimine göre kilidi açılamayacak bir kapının önünde bir ömrü vakfetmek. Ama yine de vazgeçilmeyecek bir tutku, var oluş sebebi, yaşam kaynağı ve en önemlisi ruhun ilacı…

Şiirlere mısra, şarkılara söz, romanlara konu…
Kalbe bir dokunuş ile bin çırpınış sevda yüklü bulutlara…
Ve mutluluk acıya rağmen, hasrete rağmen…
Teşekkür Aşk’a, Aşk ile yol alana…

Nalan Güven / 16 Ağustos 2012

14 Ağustos 2012 Salı

EDU&ART DERGİSİ / AĞUSTOS 2012 TASAVVUFTA AŞK

 
“Aşk öyle bir ateş ki, yandığı zaman Maşuk’tan başka her şeyi yakar.”



Yaradılışın özü ve de mevcudiyetimizin sebebi aşk değil midir? Âlemlerin rabbi Allah, "Ben gizli bir hazine idim bilinmeyi, sevilmeyi istedim," demiş ve kâinatı yaratmıştır. İnsanoğlunun çoğalması yüreklere düşen aşk ateşi ile süregelmektedir ve de kâinata değin gerçek aşkı aramakla devam edecektir.

Tasavvufta aşk yaratıcıya duyulan muhabbettir, özlemdir. Mutasavvıflara göre beşeri aşk, ilâhi aşkın yeryüzüne yansımasından ibarettir. Ve aslında yaşanan her aşk adım adım yaratıcı aşkına yol almak ve belki de farkında olmadan bu aşk arayışı ile Allah’a yaklaşmaktır. Aşk varlığın mayasıdır. Aşkın en üst kademesi ise Allah sevgisi, Allah aşkıdır. İnsan faniye duyulan aşkta kararlı, vefalı ve de sadık ise bu dünyasal aşk onu eninde sonunda gerçek sevgiye, ilâhi aşka götürecektir. Tıpkı Mecnun’un Leyla’nın aşkı ile yola çıkıp sonunda Mevla’nın aşkına ulaştığı gibi varılacak yer gerçek aşktır.

Mecnun, Leyla’ya sevgisinden deli-divane olur. Çöllere düşer. Gözleri Leyla’ya benziyor diye, çölde ceylanlarla arkadaş olur. Bir gün bulunduğu yere bir köpek gelir. Kimse ilgilenmezken, Mecnun köpeğe büyük ilgi gösterir. Niye böyle yaptığını sorarlar, “Siz bilmiyorsunuz, bu köpek Leyla’nın diyarından gelmiştir” der. Öyle bir zaman gelir ki, Leyla’yla bir araya geldiğinde, “Hayır,” der, “Leyla sen değilsin. Sen yürü git, Leyla ki ben Mevla’yı buldum,” der. Böylece kendisindeki mecazî aşk, gerçek aşka inkılap eder.

Yunus Emre’ye, “Bana Seni gerek Seni” dedirten de, aynı ilâhi aşktır. Yunus Emre ve Mevlâna gibi Hak aşığı olan zatlar, aşktan bahsettiklerinde, “İlâhi aşkı” kastederler.

İnsanın dünyasal benliğinden ruhani yükselişini ve mertebelere ulaşmayı aşkta bulan Mevlana; aşksız geçen ömrü, ömürden saymayıp;

“ Her kim aşk ile yanıp tutuşmamışsa, o uçmayan, kanatsız kuş gibidir vah ona… Aşksız ömrü hesaba sayma, çünkü o sayıdan dışarıda kalacaktır…” demiştir.

Mevlana’ya göre bir insan için gerçek aşk, kendi varlığından geçerek Allah’ta fani olmak, yaratıcıya tam bir gönül bağı ile bağlanmaktır. Gönlünü Allah’a vermiş bir insanın artık kendi benliği kalmamıştır. Bir insan neyi, kimi tutku ile severse bu aşk onun gerçek varlığının ve varoluşunun bir yansımasıdır. Büyük aşk pirine göre;

“Allah’tan başka her şey batıldır, asılsızdır… O’nun ihsanı, yağmuru kesilmeyen bir buluttur…”

Tasavvufta aşkı incelediğimizde mutasavvıfların yaşadıkları ilâhi aşk ile kendinden geçip Allah’ı bulduklarını, Allah’ta fani olduklarını görmekteyiz. Hatta, Hallac-ı Mansur gibiler, kendilerini tamamen yok farz edip “Ene’l-Hak” bile derler.

Hak aşkı, tasavvuf edebiyatı ile de örneklerini göstermektedir. Türk edebiyatının büyük üstatlarından olan Necip Fazıl Kısakürek’in 1950 yılında kaleme aldığı “Çöle İnen Nur” adlı eseri;

Yüce Allah’ın Resûlü için, “Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım,” kudsi hadisi ile başlamakta ve üstadın;

 “Nereden başlayayım? Zamanın hangi ucundan ve mekânın hangi köşesinden? Allah’ın bütün zaman ve mekânı kuşatmak üzere yarattığı – Gaye- İnsan ve Ufuk – Peygamber  – elbette bizzat başlangıcın, kâinat başlangıcının başı…” cümleleriyle devam edip Hz. Muhammed’i anlatmaktadır.  Ayrıca Necip Fazıl’ın birçok şiirlerinde olduğu gibi, “Visal’’ adlı şiirinde de yoğun bir biçimde tasavvufi ve felsefi derinlikler bulunmaktadır.  

VİSAL1

Beni zaman kuşatmış, mekan kelepçelemiş;

Ne sanattır ki, her şey, her şeyi peçelemiş...

Perde perde veralar, ışık başka, nur başka;

Bir anlık visal başka, kesiksiz huzur başka.

Renk, koku, ses ve şekil, ötelerden haberci;

Hayat mı bu sürdüğün, kabuğundan, ezberci?

Yoksa göz, görüyorum sanmanın öksesi mi?

Fezada dipsiz sükut, duyulmazın sesi mi?

Rabbim, Rabbim, Yüce Rab, alemlerin Rabbi, sen!

Sana yönelsin diye icad eden kalbi, sen!

Senden uzaklık ateş, sana yakınlık ateş!

Azap var mı alemde fikir çilesine eş?

Yaşamak zor, ölmek zor, erişmekse zor mu zor?

Çilesiz suratlara tüküresim geliyor!

Evet, ben, bir kapalı hududu aşıyorum;

Ölen ölüyor, bense ölümü yaşıyorum!

Sonsuzu nasıl bulsun, pösteki sayan deli?

Kendini kaybetmek mi, visalin son bedeli?

Mahrem çizgilerine baktıkça örtünen sır;

Belki de benliğinden kaçabilene hazır.

Hatıra küpü, devril, sen de ey hayal, gömül!

Sonu gelmez visalin gayrından vazgeç, gönül!

O visal, can sendeyken canını etmek feda;

Elveda toprak, güneş, anne ve yar elveda!


Aşk yaşamın her safhasında bize eşlik edip yoldaş olmakla birlikte, ebedi âlemde de yaratıcıya duyulan muhabbet ile bize kapılarını açmaktadır. Ne güzeldir aşkı bu dünyada bulmak, acısını zevk edinmek, avuç açıp dua etmek, yakarmak ve fani aşk ile Yaradan’a yakınlaşmak…

Aşk ile yol almanız dileğiyle.

(1) Necip Fazıl Kısakürek, ‘’Çile’’ Bütün Şiirleri, YKY, İst. 2005, s. 238



Ey Sevgili…

Can bedene fazladır, gitmek zamanı sevda şehrinden

Eski beni arama beyhude, bulamazsın

Mercana dönüştüm, saklandım bir taş altına

Gün ola dönüp bakarsan ardına ey sevgili

Görülmez sevdamın pulları, söndü mü sanırsın

Durgun bir suya yazdım sabrımın ebrusunu

Mavilere kattım durmadan çağlasın diye

Çeşmimde gözyaşım bitti mi sanırsın

Muhabbetin yoksa can evimde

Bin verd yollasan neye yarar

Susup söz etmem diye ey sevgili

Aşkın coşkusu sona erdi mi sanırsın

Can bedenden uçsa da bil ki sevdan baki kalır

Aslolan sensin ey sevgili

Sen yoksan ben de ben var mı sanırsın


NALAN GÜVEN

4 Ağustos 2012 Cumartesi

yağmur öncesi hüznünde gözlerim...



Çaresiz bekleyişlerde... yağmur öncesi hüznünde şimdi gözlerim... sararmış sayfalar arasına sakladığım bir dal beyaz gülün kurumuş yaprakları gibi susuz kalmış yüreğimin terk edilmiş caddeleri… korkuyorum karanlıklarda aramaya yollarımı… gittiğinden beri bir yanım kırık, bir yanım ağlamaklı… annesinin elini bırakıp kaçan çocuğun pişmanlığında şimdi yalnızlığım… söyleyecek sözüm bitmiş… gözlerime gelip oturmuş hasretin… başımı yasladığım omzun gibi bir hayal bahçesinde falımda çıkan kocaman kalbim… saçlarımdan süzülen aşkın ıslaklığı ve biraz da temmuz sıcağı… ürkek… çekingen… tozu dumana katan bir sessizlik içinde kelimelerin çığlığı… satırlar üzgün… cümleler ağlamaklı… dokunurken özleyecek kadar ateş sarmış parmaklarımızı… belki de iki sokak köpeğinin şahitliği kadar sarılmalarımız… sana geceden bakıp özlerken, iliklerimize işlemiş ayrılık… bilirsin, gelemesen de beklerim senelerce… ve sen gözlerimden okursun… şimdi uçmak kadar özgür, aşk gibi cesur sözlerim…ve yağmur öncesi hüznünde gözlerim…

26 Temmuz 2012 Perşembe

"KEŞKE"




“Keşke”leri vardır her insanın usul usul biriktirdiği… Kimi zaman farkında bile olmaz bunların yüreğinin en ücra köşesine sıkışıp kaldığının ve ufak bir ah geçirme ile saklandığı yerden başını uzattığının… Çocukluğun neşesi, gençliğin vurdumduymazlığı ile üstüne kalın abalar örtülür de yaş kemale erince bir bir açılıverir “Keşke”ler… Üzerlerini sandık lekeleri kaplamıştır… Önce küf kokusu yayılır sonra adım adım geçmişe yolculuk başlar… Belki de o an ninelerimizin kenarları oyalı beyaz namaz başörtüsünün ardına saklanmak geçer içimizden ve dualara sarılmak ve de “Keşke” dediğimizi bu gün değiştirebilmek için bir kez daha o günlere dönebilmek… Nafiledir sızlanmalar, üstü kapanmış bir yarayı kazımak kadar acı verse de iyileşmeyeceğini bilmek kadar gerçektir kaybedilen… Bundan böyle ne geriye dönüş vardır ne de unutabilmek hatıraları… Ta ki tavan arasından çıkarılıp yeniden saklayıncaya kadar…


16 Temmuz 2012 Pazartesi

EDU&ART DERGİSİ -TEMMUZ 2012



YARINLARA BIRAKILAN AŞK


SEVGİLERDE / Behçet Necatigil

Sevgileri yarınlara bıraktınız

Çekingen, tutuk, saygılı.

Bütün yakınlarınız

Sizi yanlış tanıdı.


Bitmeyen işler yüzünden

(Siz böyle olsun istemezdiniz)

Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi

Kalbinizi dolduran duygular

Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz

Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.

Yılların telaşlarda bu kadar çabuk

Geçeceği aklınıza gelmezdi.


Gizli bahçenizde

Açan çiçekler vardı,

Gecelerde ve yalnız.

Vermeye az buldunuz

Yahut vakit olmadı.




Yarınlara bırakmak aşkı, sanki yarının garantisi varmış gibi…

Birçok ertelediğimiz ve sonra da, “Keşke…” dediğimiz yapılmamış işlerle, gerçekleştirilememiş hayallerle doluyken yaşamımız, önünüze çıkan belki de bir daha hiç rastlamayacağımız bir aşkı ertelediniz mi hiç?

Her zaman bir bahane bulunur yarınlara bırakmak için, kimi zaman şartlar zordur ama zor olan değil midir güzeli güzel yapan? İmkânsızlık değil midir tutkuyu kamçılayan? Tarih böyle ertelenmiş sevdalarla doluyken bize kalan bu yaşanmamışlıklardan doğan şiirler ve romanlara konu olan aşkların okunması oluyor.

Tıpkı büyük üstat Behçet Necatigil’in satırlarına dökülen şu sözlerinin içimize işlemesi, belki de derinlerde saklı duran bir pişmanlığın bize kendini başka hayatlarda hatırlatması gibi;

“Sen bilmezsin mirim ne gariptir bir başkasına düşlerini anlatmak. Gün be gün eksilir zaman… Şair olunmaz doğulur. Neye, kime inat? Duygular yön verir kalemine, duygulara da yaşananlar. Mutluluk anlarında çıkmaz şiir. Buhranla dolu gecelerde, kâbusların sözcüsü olurlar. Sonra bir tek satır kokuları anımsatır. Buruk bir neşe geçmişe karışır. Sevgileri yarınlara bırakırsınız...

Hayat hep olası hikâyeleri özlemekle geçer durur. Gidilmeyen filmlerde görmediğin heyecanlar, uyanmadığın sabahta etmediğin kahvaltı, çalmayan telefondaki utangaç sesi... Daha üzgün durur olmamışlıkları anımsamak.

Mutsuz aşklar prim yapar. Masada iki bardak, bir şişe rakı. Ne diye içip durursun boş sandalyeye karşı?

Onu böylesine sevmek için delirmiş olmalısın. Bir düşün, imkân var mı? Dün arasın diye beklemiştin. Telefon çalmadı. Bugün ilk sabahın ışıklarında kapının altından kaymış not. Bulduğunda tuhaf bir yanılsama. Yanlış zamanda gelmiş aşklar. Vakti dolduğunda…

Bitmemiş ilişkiler sardı duvarları. Bu odayı, kitabın sayfalarını, rüyaları. Başlamadan bırakmalı, henüz özlem içini kemiren kuşkulara dönüşmeden, ellerin yatağın boşluğunu hissetmeden, olası tutkulara içini dökememişken. Üç noktalar doldurmalı mektuplara. Söylenmemiş sözler için. Her yuttuğumuz gözyaşı bir aşkın sonu. Yarın düne benzemiyor şimdi. Sanki ilk kez yaşamışız yaşanmışı dünlerde, ya da başlamışız ansızın ta ilerde olacak…”

Dar vakitlerde kalan sevginin sıkışıp kaldığımız dünya koşturmasına mücadele edecek gücü olmadığından ya da odalarımıza sakladığımız yalnızlığı kaybetmenin verdiği korkudan olsa gerek bu kaçışlar. Kitaplara sığdırılmış kelimelerle yaşamak ve kapağını kapadıktan sonra kendi telaşlı gündelik yaşamımıza dönüp aşkı ertelemek kadar bir göz ardı etme yaşamın gerçek varlığının sebebini. Aşk ile dünyaya gelmek ama hep ertelemek bir başka zamana… Belki de olmayacak bir zamana…

Sözleri yarım bırakarak içimizde, hiç olmamış farz ederek devam etmeye çalışmak nefes almaya… Gelmeyene sevdalanmak, bol vakitler bekleyip aldanmak…

Oysaki yeter olmalı bir kahve içimlik zamanlara dahi sığdırılmış bir bakış, sevgilinin dilinden bir hoş sohbet veya kısacık bir telefon konuşması…

Yarına kalmadan… Yarına bırakmadan…

Aşk ile yol almanız dileğiyle.



Aşk Yarına Kalmadan…

Bırakıp gidebilmek zamanı geldiğinde

Bazen giderken kendini bırakmak

Bazen alıp götürmek yanında her ne varsa

Uğruna vazgeçebilmek en değer verdiğinden

Göze alabilmek hasreti

Dille söylemeden adını

Kalbinden zikredebilmek her solukta

Gelmeyeceğini bilerek beklemek

Yavaş yavaş tüketmek içinde

Gözyaşları ile hayalini silmek

Kabullenmek sonun başlangıcını

Ve bir sabah adını anmadan uyanmak

Yarına kalmadan...


Nalan Güven / EDU&ART Temmuz 2012

2 Temmuz 2012 Pazartesi

belki de...


Gecenin bir yerinde kaybolmuş bir ümidin silik silüetiydi pencereye vuran. Cama alnını dayadı kadın... Ölüm ne kadar acı verebilirdi ki yaşamanın yanında? Yedi kat yeter miydi acıları dindirmeye?
Karşı kıyıya baktı. Biliyordu oralarda bir yerde olmalı teslim ettiği emaneti. Son bir duygu kıpırtısı oluştu hareketsiz bedeninde. Yalandan bir Temmuz sıcağı ile ürperdi. Kat kat giyilmişler ısıtmıyordu yüreğini. Koyu bir lacivert kapladı odayı. Mercan denizi kabardı yüreği gibi. Dövüyordu saçlarını, kirpiklerini dalgaların sözleriyle… Ne zamandır içmeyi bıraktığı sigara gibi sarıldı rüzgârına… Son bir nefes çekti, dudaklarına yayıldı sahte bir gülümseme… Yıllar sonra geri dönen eski bir dosta sarılmanın huzuru vardı şimdi kollarının arasında… Bilmediği bir sevda şarkısını mırıldandı önce… Zamanı unutulmuş ayrılık sonrası gibi bir başlangıç vardı beklediği… Masada boş tabak… Dolu bir rakı şişesi… Sahi yeter miydi acıları dindirmeye?

Belki de…

30 Haziran 2012 Cumartesi

BİTMEYEN ŞİİR...




Yeminleri bozduran da, günaha aşk katan da sensin,

Nasıl görmeden sevebiliyorsak yaratanı,

Hasretine düşmüş göze mil çekmek gerekmez mi?


Peyami Safa’nın kitabı değmeden yalnızlığıma,

Dönüp gözlerine gönül vermeden öncesine,

Fark etmeden sebebini, aşmadan uzakları,

Sensizliğe alıştırabilir misin saatleri?

Alabilir misin zamanı geri?

Adının değmediği bir gün dönebilir mi geceye yüzünü?


Anlatmadan geçebilir mi kelimeler?

Yazıya dökülmemiş feryadın sesini,

Hiç bitmeyen bir şiir yazabilir misin?


Yokluğundan var edebilir misin geleceğimi?

Sen yazamazken seni, ben her gün yeni bir sen yazacağım,

Sana gözlerimi vereceğim kendini görebilmen için,


Mavi göreceksin pembe boyalı odanın duvarlarını,

Sabrın rengi mavidir çünkü su gibi, gök gibi durgun ve hırçındır,

Ve senden uzaklık ateştir, hasrettir suya,


Hasretimi hapsettiğin odana düşlerinde geleceğim,

Buzdan bir bardak uzatacaksın bana, dudaklarım kavrulacak değdiğinde,

Bitmeyen bir şiir bırakacağım avuçlarına,


Her mısrasında bendeki seni bulacaksın,  bilinmezini kattım ruhuma,

Denizlerin uçsuz mavilikleri ufka dayamış gibi gözükse de sırtını,

Asıl olan görünen değil gizdeki gerçek değil mi?


Ardımdan duyar gibi oluyorum dudak kıvrımlarındaki sözlerini,

“İstediğin kadar git uzaklara, ben içine çektiğin nefesindeyim”

“Bakalım uzakta ne kadar eğleşeceksin?”
 
Biliyorum bilmesine hiçbir uzak uzak olamaz sen kadar,

Sen yıllara sığmayanım, gönlüme dar gelenim, en değerlim,


“Kalpte taşıdıktan sonra kavuşulmuş sayılır,” diyor Cezzar dede,


Sen kapa gözlerini, görme istediğin kadar,

Ben gidenim, sense kalanımsın, ben kadar yakınımsın canıma,


Bitti sanma, son nefese kadar bu şiir yazılacak benden sana...


NALAN GÜVEN

                                                                              

29 Haziran 2012 Cuma

sen vazgeçme benden... beni sevmelerden...


Gülleri sevmezdim küçükten beri. Bahçemiz gül ağaçları ile doluydu, yasaktı o bahçede koşup oynamak bana. Koklamak için uzansam bir dala, mutlaka batan bir dikenin acısı ile irkilirdim her defasında. Ben onlara dokunmak istedikçe kaçtılar benden, sevmek istedim sevmesine ama belli edemedim yeterince. Sonunda yenildim acıya, sevmekten vazgeçtim.  Ama her nerde bir dal kırmızı gül görsem başımı çevirip bakmaktan da alamadım kendimi. Benim çocukluğumun yasaklı bahçesinin dokunulmazlarıydı onlar.
 
Bir gün sen geldin hayatıma, elinde bir kırmızı gül. Önceleri ürktüm, kaçtım seni sevmelerden. Dokunduğumda canımı acıtacaksın, elimi kanatacaksın sandım. Yumuşacıktı dikenleri senin güllerinin, tenime değince bir sıcaklık yayılıyordu, içimi ısıtıyordu. Kokusu yasaklı bahçemdeki güllerin kokusuna hiç benzemiyordu, biraz çilek, biraz menekşe hatta biraz da yasemindi. İçime çektim, ruhuma doldun.
 
Ben seninle sevmelere başladım gülleri. Her eve gelişte getirdiğin kucak dolusu sevginle demet demet aldım, gönül vazoma yerleştirdim onları. Bazı geceler çok susuz kaldılar, sen unutsan da su vermeyi ben besledim. Bazı geceler çok yalnızdılar, üşüdüler ama ben ısıttım.
 
Gülleri sevmem seninle başladı. Ben gülleri sevdim sen beni sev istedim. Hem de daha çok, her gün biraz daha çok. Ve ben bileyim istedim, beni güllerden daha çok sevdiğini.
Ben hayatı da seninle sevdim tıpkı güller gibi. Seni sevmeler yetmedi bana, istedim ki beni sevmeler de yetmesin sana. Dikenlerim batsa da, kimi zaman acıtsam da sen vazgeçme benden, beni sevmelerden.

AYTEN / Syf 104

18 Haziran 2012 Pazartesi

VEDA


Kadının parmakları ağlıyordu yazarken veda mektubunu, kızıla boyandı mürekkebin laciverti…
Kaç gün olmuştu görmeyeli, kaç hafta ya da kaç sevda zamanı? Kadın hesaplıyordu onsuzluğu sanki bir işine yarayacakmış gibi… Acısı azalacakmış gibi…
Oysa ihtiyacı yoktu bahşedilmiş saatlere. Ne fark ederdi ki, ‘gel’ dedikten sonra gelmeler… Hasreti anlatmanın çekmeyen için ne anlamı olurdu…
Aşk yalnızda yaşanırdı, zaten yalnız değil miydi en başından beri…
Tek bir kelime yazdı koca sayfaya ve zarfı kapattı kalbi üzerine;

“Elveda”